28 Ekim 2012 Pazar
Insanlar Artik Dusunmuyor
İnsanlar artık düşünmüyor,
Sadece hissediyor.
"Nasıl hissediyorsun?"
"Bu konuda hiç iyi hissetmiyorum."
"Affedersiniz ama bizim, grup olarak hissettiklerimiz..."
Biliyor musun, bizim neslimizin en önemli sorunlarından biri hissettiklerine düşünce ve fikirlerden daha çok önem veren insanlar tarafından yönetilmek.
Düşünce ve fikirler.
Bunlar benim ilgimi çeken.
Bana ne düşündüğümü sor.
Düşüncelerine dikkat et,
bir gün sözün olurlar.
Sözlerine dikkat et,
bir gün hareketin olurlar.
Hareketlerine dikkat et,
bir gün alışkanlığın olurlar.
Alışkanlıklarına dikkat et,
bir gün karakterin olurlar.
Karakterine dikkat et,
bir gün kaderin olur.
Ne düşünürsek o oluruz.
Babam böyle derdi.
Iron Lady filminden, Margaret Thatcher rolündeki Meryl Streep'in konuşması
23 Nisan 2012 Pazartesi
Insanligin Engin Gelecegi (Bir Demokrasi Tarifi)
Arthur Powell Davies
İnsanlığın Engin Geleceği (Bir Demokrasi Tarifi)
Man's vast future: a definition of democracy
Bugünkü mücadelemizde karşımıza çıkan engellerden birinin şu olduğunu söylüyorlar: komünistler neye inandıklarını biliyorlar, halbuki biz bilmiyoruz. Bu iddia, göründüğü kadar doğru değildir. Esas itibariyle komünizm, bir iman değil, bir inkârdır. O, netice itibariyle hayatın manasız olduğunu kabul eder. Ona göre tarihte cereyan eden şeylerden hiçbirinin nihaî bir kıymeti yoktur. Her-şey, kâh şu kâh bu istikamette hareket eden bir kuvvetler oyunundan ibarettir. Ferdin, ancak, kollektifleştiril-miş bir bütün içinde bir birim (unité) olması itibariyle bir değeri vardır. Ferd, bunun dışında kendiliğinden hiçbir değere sahip değildir.
O halde matlup olan, herbiri daha fazla muvaffak olma yollarını ariyan, serbestçe teşebbüslere atılan müteaddit ferdî hayatların yaratıcı mahiyetteki tesirleşmesi değil; belki, ferdlerin sosyal kalıplara intibak ettirilmeleridir. Bu maksadın temini için; ferdlerin birbirlerine benzer şekilde düşünmeğe sevkedilmeleri kendilerinden evvelkiler gibi davranmaları, ve kısır, durgun, tamamen dondurulmuş bir toplulukta kendileri için seçilmiş olan yerleri işgal etmeleri lâzimdır.
Buna mukabil, demokrasiye inanan birisi, hiç değilse, ferdi hayatın değerini kabul eder. Şüphe ve tereddütleri ne olursa olsun, kendisine yapılabilecek en iyi şeyin, bir karınca yuvası içinde hayata hazırlanmasından başka bir şey olmadığı fikrini reddeder. Tarihin nereye doğru gittiğinden emin olmıyabilir* fakat tarihin alacağı istikameti tayinde müessir olmak ister. Hayatın yaratıcı olduğuna inanır, ve işte bu sebebden dolayı hür olmak ister: çünki yaratıcılıkta hürriyetn esas olduğunu görür. sf11
Hakikat, gerçek hakikat, hatayı müzakere ve münakaşa vasıtasıyla mağlup edecektir. Zira, demokratik inanç, akla dayanan bir inançtır. Halbuki komünizm zekânın bir doktrinle bağlanması gerektiğini söyler. Gerçi bunda da akıl istimal edilebilir, fakat sonunda behemahal önceden seçilmiş neticelere vasıl olunmalıdır. Bunlardan hiçbir nevi sapma olmamalıdır. İlim adamları ancak kendilerinden beklenen şeyleri keşfetmelidir. Filozoflar sadece beklenen şeyleri söylemelidir. Hattâ müzisiyenler ve sanatkârlar bile gelişigüzel bir şekilde, heveslerine tâbi olarak eser vermemelidir: ilham, «doğruyol» levhasını taşıyan kanalları takibe mecbur edilmelidir. Bu itibarla komünizm, ne kadar çok aklî ve ilmî olduğunu iddia ederse etisin, o, fiiliyatta, ilmin ve aklîliğin antitezini teşkil etmektedir. O akla inanmaz Demokrasi ise zekâyı hür bırakır. Komünizm zekâdana korkar ve onu zincire vurur, işte ilk tezad noktası budur.
İkincisi ise, iyi ile fena arasındaki mücadelede mündemiçtir. Demokrasi akidesi bu mücadelenin açık bir çatışma halinde cereyanını ister, İyilik demokratik bir cemiyette fenalıkla mücadeleye mecburdur. Onunla açıktan açığa çarpışacaktır. Bunların birbirinden tefriki, aradaki mücadelenin seyrini takip ile mümkün olacaktır. Halbuki komünizm, kararlarını gizlice ittihaz eder. Bu hususta o' müstebidin kararını zorla kabul ettirir. Karardan şüphe eden kimse kötü kişi olur. Böylece komünist vatandaş, yalnız serbestçe düşünmek hakkını kaybetmekle kalmaz, ahlâkından da mahrum kalır. Eğer vicdanı kendi kanaatmda ısrar ederse, o, itaatsizlikle ittiham edilir ve hapishaneye veya esir kampına yollanir ki orada ya kendisi ya vicdanı râmoluncaya kadar kalır. Eğer kendisi râmolursa, vicdanının iyi demiş olduğu şeyin iyi olmadığı ve kendisinin Devlete karşı günah işlediği ona «itiraf» ettirilir. Artık istikbalde onun vicdanı «Devlet» olmalıdır. Böylece o, evvelce dediğim gibi. kendi kendime karar veramiyen bir varlık haline gelir: lâ-ahlâkî bir varlık. İncil bize derki: «bedeni Öldüren fakat ruhu öldürmeye muktedir olamıyanlardan korkmayın!» Komünizm, görünüşe göre, ruhu öldürebilmektedir.
Diğer taraftan demokrasi inancı, insanların ruhlarını inkişaf ettirmelerini ister. Her insanın, neyin doğru neyin yanlış olduğunu aklın ışığı altında teemmül ederek, kendi vicdanına danışmasını ister. Her insanın doğru sandığı kararlara varmasını ister. Ve herkesin, hür bir cemiyetin hür bir âzası olarak, iyi ile fena arasındaki mücadeleye katılmasını ister. p18
(Komünistlerde) fakirlere karşı hiçbir sevgi yoktur, yalnız zenginlere karşı nefret vardır. Vakıa şudur ki komünizm, elinden geldiği kadar, her nevi sabırsızlığı, gayrı-memnunluğu, mahrumiyeti ve kini, kendi maksadı uğruna seferber etmektedir. İşte komünizm budur: dünyayı yıkmak için, ne kadar çaresi bulunmamış kötülükler varsa hepsini «kin»in emrinde hazır tutmak.
Kendisi hiçbir vicdana sahip olmadığı için, garbın vicdanına hücum etmeyi çok daha kolay bulur. sf19
Kremlin'in, Birleşik Amerika Devletleri hakkında ne niyet beslediğini kendi kendimize soralım: Her ne olursa olsun, Amerika Birleşik Devletlerinin komünist olmasına imkân yoktur. Eğer buna imkân olsaydı Kremlin fena halde telâşlanacaktı. Komünist bir Amerika o kadar kuvvetli bir rakip olacaktı ki siyasî üstünlüğü Rusyanm elinden alabilecekti. Fakat dediğim gibi buna hiçbir şekilde imkân yoktur, ve Kremlin bunu bilir. Bizim, topraksız, açlık ve sefalet içinde yaşayan, isyana müheyya, köylü kitlelerimiz yok. Bizim huzursuz ve âsî proleteryamız yok. Kısacası, noksanlarımız ne olursa ölsün, bunlar, komünizmin bir ihtilâl yaratmak için istismar edebileceği cinsten şeyler değildir. Bu kusurlarımız, ancak, Kremlin'in kendine casuslar, sabotajcılar, propagandacılar ve fesadcılar tedarik etmesini mümkün kılacak derecede bir istismara müsaittir. Bu hal, bizi cidden pek dikkate değer bir duruma sokar; biz, Sovyet sistemine iştirak edemeyiz, onun dışında kalınca da kendi mevcudiyetimizle onu tehdid etmiş oluruz. Bu sebeble Birleşik Devletler müstahsil ve kudretli olmakta devam ettikçe Kremlin'in telâşı ve endişesi devam edecek ve elde ettiği zaferlere güvnemiycektir. Sovyet İmparatorluğunun bir kısmı isyan etse, Birleşik Devletler bu kısma yardım edecektir. Tıpkı Yugoslavya meselesinde yapmağı düşündüğümüz gibi. Biz, tam kati neticeli bir silâh icad edebilir ve bununla Kremlin'i gafil avlıyabiliriz. Herhalde biz, Sovyetlerin köleliğe icbar ettiği kitleler için bir ümit olarak kalmaktayız. O halde, Sovyet sisteminin içine giremediğimize ve onun dışında kalmakla da tahamülü imkânsız bir tehlike teşkil ettiğimize göre, Kremlin'in Birleşik Amerika Devletleri hakkında ancak tek bir niyeti olabilir: onu tamamiyle yok etmek. sf40
28 Şubat 2012 Salı
Turgut Ozal’in Anilari–3
Turgut Özal’ın Anıları / Mehmet Barlas / 1994
Cesaret ve Çalışmak
Cesaret gösteremezsek, bakın size takrar söyleyeyim; o cesareti gösteremezsek önümüzdeki sene daha büyük sıkıntıya uğrayacağız. Bunu kesin söylerim. Daha sonraki sene daha kötü duruma düşebiliriz. İnsanların çalışması lazım. Bakınız, Almanya 1945'te ikiye bölündü. Ufak bir parça Doğu Almanya olarak kaldı. Bu taraf da Batı Almanya. İkisi de perişan olmuş değil midir? Belki Doğu Almanya daha Prusyalı diyebilirdiniz. Daha sert, daha disiplinli Alman diyebilirdiniz. Nitekim, Doğu Almanya, Komünist dünyasının yıldızıydı. 1989'da birleştikleri zaman, bir görüldü ki, Doğu Almanya ile Batı Almanya'nın arasında uçurum gibi fark var. Ve şu anda Almanya, yani Batı Almanya, Doğu'yu ihya edebilmek için her sene 100 milyar Mark veriyor. Başaracaklar tabii. O kadar gücü var Almanya'nın. Orayı ıslah edecek gücü var. Acaba, bu fark neden oldu? Esas itibariyle, insanları tembelliğe iten bir
sistemin getirilmiş olmasından dolayıdır. Aynı insanlardır bunlar, aynı ırktır. İkisi arasında işte çok tipik bir fark var.
Almanya ve Serbest Pazar Ekonomisi
Peki, Batı Almanya'da ne oldu? Çok enteresandır, Batı Almanya'nın kaderini değiştiren hadise, Amerikalı bir general, bir Alman Profesör Erhard, bu adamlar Batı Almanya'da yaşayanların karakterini değiştirdiler. O sırada sosyal meseleler çok ağırlıktaydı. Sosyalizm ağırlıkta, İngiltere'de
İşçi Partisi iktidara gelmiş, Fransa'da karmakarışık gruplar gelmiş. İngiltere ve İtalya çalkalanıyor. Almanya'da bu adam çıkıyor, sosyal pazar ekonomisi diyor, serbest pazar ekonomisi diyemiyor. Halbuki, manası serbest pazar ekonomisi. Sebebi de gayet basit. Çünkü sosyalistler çok ağırlıkta. Ve o zaman o bölgeye bakan Amerikalı general de bunu tutuyor. Adamı atmaya kalkıyorlar işinden. İşte meşhur Prof. Erhard budur. Ve Almanya bu sistemle alıp götürüyor. Söylediği de gayet basit. Generalin karşısına çıkmış, ben demiş dükkanlarda, işyerlerinde, her türlü malı bulunduracağım ve fiyatlarıda serbest demiş. Herkes alacak. O malı alabilmek için çalışacak, demiş. Çalışmanın da itici
gücü, o malı alır ama, onu almak için daha fazla çalışacak.
Engelleri Aşmak
Ben inanıyorum ki, bizim insanımız fevkalade kabiliyetlidir, zekidir. Yalnız bütün mesele, onu bizim bağlamamız lazım. Önündeki engelleri aşmamız lazım. Geçtiğimiz devrede en önemli yaptığımız işlerden biri buydu. İşte ithalatı serbest bırakırken, kambiyo rejimini gevşetirken, bir takım formaliteleri kaldırırken, en önemli yaptığımız iş budur. Ve onun neticesinde, o iplerden kurtulunca, o insanların hepsi birer harikalar yaratıyor. Türkiye'nin gelişmesinin temelinde de bu yatıyor. Ama şimdi tekrar iplerle bağlamaya çalışırsanız, çok kolay, bürokrasi tekrar ağlarını örer. Gel bana, benden müsaade al, der. Halbuki, serbest olması lazım herşeyin. O serbestlikle bir noktaya gidebilirsiniz. Bugün döviz durumu, bir senedir hiç değişmiyorsa, daha iyi hale geliyorsa, sistemde bir değişiklik yapılmadığı içindir. Ama bir sistemi bozun, bir yere müdahele edin, biz bundan sonra kur'u tespit edeceğiz, deyin, veyahut da faizi biz tespit edeceğiz deyin, sistemi olduğu gibi çökertirsiniz. Zannediyorum bu noktalar fevkalade önemlidir. sf298
Toplumdaki Büyük Değişiklik
Türk toplumunda tek parti devrinde cemiyetin en elit tabakası, en yüksek tabakası, tabii sakreler de dahil, devlet memurları, devlet idarecileri ve bir de 'eşraftan dediğimiz
insanlardı. Bir burjuva toplumunun insanları değildi onlar. Toprağa daha çok bağlı, (yüzde 80'i toprağa bağlı) bir toplumduk. Hatta öyle alıştırılmıştı ki; çocukluğumdan, biraz gençliğimden, benim hatırladığım tüccar olmak, esnaf olmak biraz ayıp sayılırdı. Bu işleri başkaları yapar, gibi havalar
vardı. Yanlış olarak kafalarımıza sokulan fikirlerden bir tanesi de budur. Hatta, ne bileyim, şöyle söyleyebilirim, eğer bir genç bir yerde talebe iken garsonluk yapmaya kalksa, bizim devrimizde ayıplanırdı...
1950'li yıllarda, Adana'da yüksek para getiren iş, çiftçilikti. Çukurova'da sulama doğru dürüst yoktu. Buna rağmen kuru ziraat ve yağmura bağlı ziraat iyi kazanç getirirdi. O dönemde Adana'dan gelip, İstanbul'da para yiyen hacıağaların hikayesi bizim gazetelerimiz sütunlarında yer alırdı. Şimdi düşünün, yani hacıağa gelmiş, İstanbul'da para yemiş, aslında bunun arkasında bir parça kıskançlık var. Eskiden bu adamlar gelemiyordu. Şimdi bu adamlar gelmeye başladı, bizim itibarımız sarsıldı. Biz buralara gidiyorduk, veya bu cemiyetin üst tabakası bizdik. Çekemezlik başdı. Yazılarda bunu
görürsünüz. 1950-55 arasında gazetelerde bu hikayeler çok anlatılmıştır. Bu hikayeler, bir nev'i de alay etme şeklindedir. Yani kızgınlıklarından biraz da alay etmedir. sf308
Yabancı Sermaye
biz yabancı sermayeden çok korkan bir toplumduk. Böyle alıştırılmıştık. Yabancı pek hoşa giden bir kelime değil. Yabancı sermaye de, 1960'lı, 1970'li yılları biliyorum, hatta 1980'in başını biliyorum. "Aman gelmesin, gelip bizi bir nev'i
sömürecek, bizi bitirecek" diyenler, gazetelerimizde hala o yazıları, o türküleri söyleyenler köşelerde duruyor, onu biliyorum. Bugün dikkat ediniz, yabancı sermayeden kimse korkmuyor. Var mı korkan? Yabancı sermayenin önemli bir kalkınma aracı olduğu hususunda geniş bir konsensüs vardı. Bu da, geçtiğimiz 7-8 senede meydana gelmiş bir husustur. Bunu da iddia ederim. Ben 1970'li yıllarda devlette çalışmıyordum, özel teşebbüsteydim. Yabancısermaye düşmanlığının ne mertebeye erdiğini daha iyi biliyorum. Planlama'nın o bölümünde çalışan hanımlarımıza veyahut da
çalışanlarımıza isimler takmışlardı. Mesela birine 'korkunç yenge' derlerdi, yabancı sermayeciler. Çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir işi geçirmek mümkün değildi. Yani 8 ayda bir iş nihayete erdirilemezdi. Bu devrelerden geçtik. İlk başladığımız zaman, 1980'de, meseleyi basitleştirmek için bir kararname çıkardık. "50 milyon dolara kadar olan yatırımlara planlama karar versin, bunun üstündekiler için ayrı kararname yapılsın, hatta orada da mümkün olduğu kadar Türk sermayesine imkan tanınsın" dedik. Çünkü eski tesirlerden geliyor, hep böyle düşünülüyor. Bugün, bunlar da değişti. Sizin pek beğendiğiniz Metro'nun sermayesi zannediyorum
yüzde 100 yabancıdır. Birçok insan alışveriş ediyor. Sermaye yüzde 100 yabancı, ama içine bakın. Çalışanların hepsi Türk Menagerler de Türk. Alman sermayedar gelmiş, sistemini koymuş, kendisi de çekmiş gitmiş. Ve içeride satılan malların da yüzde 90'ı Türkiye'nin malları. Tabii bundan dolayı belki
bir kısım malları ihraç etme şansına da sahip oluyoruz. sf314
Yerli Malı Haftası yapardık. Ben hatırlıyorum, yanında Osman
Özbet var. Bir tesadüf 1984 senesi, daha hükümeti yeni kurmuşuz, yeni işe başlamışız, üzerinden ya 1 ay geçmiş, ya da 1.5 ay geçmiş. Mahalli seçimlere gitmek üzereyiz. Bir kıyamet grupta. "Efendim nasıl olur da muz ithal edilirmiş." Birisi muz ithal etmiş, ondan sonra kıyamet kopuyor bizim grupta. Antalya mensupları ayağa kalkmış, "Antalya'nın, Anamur'un muzu varken, nasıl olur da biz bu muzu ithal ederiz" diyorlar. Yatıştırdık tabii, "Bakacağız, edeceğiz, merak etmeyin, bir yanlışlık olmuştur" dedik. Ama doğrusunu söylemek mümkün değil. Herkes kıyameti koparıyor. Hakikaten ondan sonra da ben Alanya'ya gittim. Alanya'da meydanın ortasında kocaman bir muz hevengi asmışlar, bizi böyle karşıladı muhalefet. "Siz burayı yıkacaksınız" deniliyor. Tabii yıkma olmadı, hatta biz seçimi aldık orada. Seçimin bu gibi işlerle alakası yok. Başka şeyler tesir ediyor seçimlere. Türkiye'de hakikaten bu uzun müddet münakaşa edildi.Şu mal ithal edilsin mi, çiçek ithal edilsin mi, yok bilmem tohum ithal
edilsin mi? Şimdi zannediyorum herkes bir noktaya geldi. Bugün muzun ithaline kimse karşı değil. Kaldırsak muz ithalini, yasaklasak kıyamet kopar. Ama birşey daha oldu. Anamur'un muzu da, ondan sonra Alanya'nın muzu da ıslah oldu. Eski muz değil, orada da daha iyi muz yeştiriliyor. Yalnız şunu da söyleyeyim, yüzde 200 de gümrük resmi va'r. Aslında, muz dünyanın en ucuz meyvesi. Bizde muz
yetiştirme, bir mikro iklimde oluyor, yoksa tabii olarak muz yetiştirmemiz mümkün değil. Orada bir mikro iklim var, bu mikro iklimde nasıl yetiştiriyorsunuz? İşte kışın muz üretiyorsunuz, halbuki muz üreten tropik veya yarıtropik bölgelerde devamlı üretim var. Keserseniz, muz ağacı tekrar meyve verir. Bununla rekabet etmeniz mümkün mü? Tabii ki oranın muzu çok daha ucuz gelecektir. Tabii çocuklarınızı düşünürseniz, bu meyvenin de Türkiye'ye ithaline hiç kimsenin birşey dememesi lazım. sf 316
Fikre Saygı ve Münakaşa
Yapılacak şeyler nelerdir? Böyle bir konuma gelip 15 gibi bir sayıda ülkenin arasına girebilmek için ne yapmamız lazım? Bir kere bazı prensipler var, bu prensiplerin dışına çıkmamamız lazım. Ben bu prensipleri toparladım, muhtelif yerlerde de söylüyorum. Bir tanesi, 'Fikir, düşünce ve düşünceyi ifade
hürriyeti'. Bundan Türk toplumu vazgeçemez. Hatta burada şunu söyleyeceğim, birtakım eski alışkanlıkları baskılarla yok bilmem şu düşünceyle, bu düşünceyle 'Siz bunu konuşamazsınız," gibi lafların, tamamiyle ortadan kalkması lazım. Bu toplum kavga etmeden, münakaşa etmesini, netice
almasını, uzlaşmaya varmasını muhakkak bilmelidir. Ama, uzlaşmaya varabilmenin yolu münakaşa edebilmekten geçiyor, fikrini söyleyebilmekten geçiyor, fikre saygı duymaktan geçiyor. Bunlar olmadıktan sonra hakikaten bir uzlaşmaya varmak mümkün değil. Niçin bunu söylüyorum, onu da ifade edeceğim: Ben birçok ülkeyi gördüm. Bir şeyler bulabilen, birşeyler keşfedebilen, birşeyler icat edebilen ve birtakım yenilikler getiren ülkelerin hepsinde, belki bir iki tane, belki iki üç tane bu ülke en önemli hususiyet serbest bir düşünce ve düşünceyi ifade hüriyetinin olduğunu gördüm. Herşey münakaşa ediliyor. Sizin bugün bu da münakaşa mı edilir dediğiniz konular dahi münakaşa edilebiliyor.
Zannediyorum burada önemli bir nokta var. Toplumun bunu artık çok, hele sizin seviyenizdeki insanların, artık bu konuyu hiç münakaşa etmeden kabul etmesi lazım. Ama maalesef ben şahsen bu konuda epey baskı altındayım. 'Şu konuyu düşünemezsin!" dahi diyebilen insanları görüyorum.
Köşelerde yazı yazanları görüyorum. Bundan korkmuyorum. Böyle birşey hatırıma bile gelmez, ama sessiz de durmayalım, biz de fikirlerimizi söyleyelim. Çünkü fikirler söylene söylene muhakkak daha iyi olur ve bunun başka da yolu yoktur. Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o
fikir pazarında biz en iyisini bulacağız. sf321
Soru: Muhterem Cumhurbaşkanım, bugün Türkiye'de Türk ve Osmanlı kültürü, yani öz kültürümüz katledilmektedir. Ahlak ise, giderek yozlaşmaktadır. Özellikle, bir kısım basın ve televizyonlarla bu hızlı bir sürece girmektedir. Acaba, bu transformasyon olayında kültür ve eğitimin yozlaşması
konusunda düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Ben esas itibariyle, demin de ifade etmeye çalıştım, 21. asra girerken insanoğlunun kendi meselesinde, bizzat kendisinin karar vermesini öngörüyorum. Eğitim ayrı bir konu tabiatıyla, çok iyi bir eğitim vermemiz lazım. Çok iyi bir kültür vermemiz lazım. Bu imkanları ortaya koyalım. Ama tabular ortaya koyarak, yasaklayarak bir noktaya varmanın mümkün olmadığı kanaatindeyim. Çünkü bugün, 'bu iyi bir konu' veya 'şunu yasaklayalım' diyebilirsiniz. Belki de söylediğiniz doğrudur. O günkü şartlar içerisinde de doğrudur. Ama hiç düşündünüz mü? Bir kere yasaklamaya başladığınız zaman veya yasaklama gücünü birinin eline verdiğiniz zaman, acaba
nerelere kadar yasaklama gidecektir. Bazen yanlış fikirlerin bile ortaya konulması, fikirleri yasaklamaktan çok daha iyidir. Yanlış fikirler ortaya atılabilir. Son okuduğum bir kitapta da vardır. Aynen serbest pazar gibi, fikirler, pazarında değer kazanır. Bu değerler içerisinde o fikirden daha iyi fikirler varsa, bunlar öne çıkar. Tabi şu yanlışlıklar da yapılabilir. İyi bir medyanın propaganda tekniklerinden dolayı bazı yanlış fikirler de doğruymuş gibi bir süre kabul edilebilir. İşte komünizmin kabul edilebilmesi gibi. Başka sebepler de var. Ama eninde sonunda bunlar yıkılmaya mahkumdur. Serbest fikir ortamı yoksa, o kötü fikirlerin yıkılması, bence imkan dahilinde değildir. sf328
Başkanlık Sistemi:
Ve benim gördüğüm Başkanlık sistemi mesela Amerika'daki. Bunu iyi inceledim. Hakiki manada kuvvetler ayrılığı. İcra ayrı, yasama ayrı ve yargı. Birincide Başkanlık sistemi yok, parlamenter sistem varken, eğer tek parti hakim olursa, parlamentoya, o vakti icra hem yasamaya hakim oluyor, hem deicraya. Ama eğer koalisyon varsa, bu sefer parlamento hem icrayı kontrol ediyor, hem de yasamayı kontrol ediyor. Bu sefer de o ona üstün geliyor. Birşey daha nazarı dikkatimi celbetti. Parlamenter sistemler umumiyetle, ya monarşi olan yerlerde kurulmuş, daha evvel monarşi varmış, monarşiye karşı parlamento gelmiş. Veyahut da bir başka özellikleri daha var, çok genç, kültürlü, yani homojen toplumlarda oluyor. Bir Alman toplumu da böyle. Bir Fransız toplumu da böyle. İngiliz de öyle. İskoç diyoruz ama, bunlar kültür bakımından birbirine fevkalade yakın gruplardır. Buna mukabil Başkanlık Sistemi'ne bakarsanız Amerika'da çok çeşitli insanların geldiği yer. Güney Amerika'da. Şimdi Uzakdoğu'da bir kısım yerlerde ve Sovyetler Birliği'nden ayrılan ülkelerde var. Büyük ekseriyetle bunlar meydana getiriyor. Bu toplumlar daha karışık toplumlardır. Tek bir homojen değilse, parlamento çok çeşitli imkanlardan meydana geliyor. O
arada mezhep farklılıkları, etnik farklılıklar, bölge farklılıkları aksediyor, herşey aksediyor. Ama, birleştirici unsurlar azalmaya başlıyor. Buna mukabil, Başkanlık sistemi'nde siz bir adam seçiyorsunuz. O vakit mecbursunuz en iyisini seçmeye. Öbür türlü "Bu benim adamım olsun da, işte
fazladan olsun, fark etmez. Benim bölgemin insanı olsun veya benim etnik grubumdan olsun da, hiç fark etmez," diyorsunuz. Ama iş bir adamı seçmeye kalktığınız zaman, iki ülke arasında o vakit en iyisini seçmeye çalışıyorsunuz, başka çaresi de yok. Orada artık, etnik fark veya mezhep farkı veya başka farklılıklar ikinci derecede. Zannediyorum esas analizi buralarda yapmak lazım. Türkiye bu bakımdan bir Alman toplumuna benzemiyor. Bir Fransız toplumuna benzemiyor. Biz daha ziyade bir imparatorluk bakiyesiz. Çok çeşitli insanları, çok çeşitli kültürlerin mecz olduğu bir yerdeyiz. Ve maalesef, ayrışmaya da müsait durumlarımız var. Belki bu bakımdan sistemin değişmesinde fayda da olabilir diye düşünüyorum. Ama bu konular bence toplumda münakaşa
edilmelidir. Bizim söylediğimiz esas değildir. Başka birisi de çıkar, başka tezler ileri sürer. Bence bir münakaşa sürecinin başlaması lazım. Bu münakaşa süreci, neticede daha iyi fikirleri ortaya getirir, insanlar birbirleriyle kavga etmeden konuşmak kaydıyla bu fikirler ortaya daha etraflı birşekilde
getirilirse fayda sağlanır. Benim burada söyleyeceğim bundan ibaret. Daha fazlası siyasete getirir. sf346
Sosyal Güvenlik
Benim kanaatime göre; sosyal güvenlik sisteminde, insanları belki minimum bir miktara mecbur edersiniz, şundan aşağı olamaz dersiniz, gerisini de insanların kendisine bırakırsınız. Kendisi bugünkü güvenliğini, emekli olduğu zamanki güvenliğini temin etmek istiyorsa vayahut da erken
emekli olmak istiyorsa, Sosyal Güvenlik sistemi para vermez ama, o birikim yapıyorsa yapsın. Gidip bir yerde hisse senetleri almış, biraz para kazanmış, ondan sonra mal almış, mülk almış, altın almış, o hesabı kendisinin bilmesi lazım. Artık bir bürokratın veya bir devletin oturup da "Sen arkadaş, kendi geleceğini iyi hesap edemiyorsun kendi geleceğine iyi bakamıyorsun, ben seni şunları şunları yapmaya zorluyorum" demekten vazgeçmesi lazım. sf349
23 Şubat 2012 Perşembe
Turgut Ozal’in Anilari–2
Turgut Özal’ın Anıları / Mehmet Barlas / 1994
Teknoloji devri:
Biz Türkiye olarak sanayi devrimini kaçırdık. Yani ilk sanayi devrimini... O yüzden, diğer ülkelerden geri kaldık. Şimdi onlar o devri aştılar... Onları yakalamamız mümkün değil. Ayrıca o devirden bizim de geçmemiz şart değil... Onları, bugün içinde bulundukları devirde yakalayabiliriz...
Bunun için kuracağımız tesisler, en yeni, en modern olmalı... Mutlaka, son teknolojiyi ve high teknolojiyi getirmeliyiz... İleriyi ancak böyle yakalayabiliriz... Sanayi devrimi yapıldığında ana güç enerjiydi... Enerji ile, insanın kitle gücünü geride bırakan makinalar yapılmış.. Büyük istihsaller böyle olmuş... Şimdi, son 25 yıldır ve içine girdiğimiz yeni yüzyılda, kitle gücünü değil, beyin gücünü aşmaya çalışıyor insanlık... Belki bu durum dünyanın sonunu da getirir, ama iş bu safhada... Türkiye de bu prosese girdi bile... Türkiye, bundan sonra altyapısını normal tempo ile tamamlayabilir. Bunun önemli başlangıcını biz tamamladık...
Şimdi devletin, sanayi ve ticaretten çıkartılmasına sıra geldi... Devletin ana görevi, sağlığa ve kaliteli insan yetiştirmeye bir nevi teşvik verip, destek olmak kalır... sf146
Kürtlere özerklik ve GAP Projesi:
Tartışmasız, yasaklarsanız, bazılarının aklında, federasyon sanki bir çözümmüş gibi kalır.
Bakın şimdi, devletin Güneydoğu'ya yaptığı yatırım, oradan alınan verginin ve bütün gelirlerin çok
üzerinde... Bir federasyona gidilirse, kim böyle bir kaynağı o yöreye aktarır? sf152
Yoksa ben şunu çok iyi biliyorum. Doğu'ya veya Güneydoğu'ya yapacağınız yatırımı Batı'ya getirin,
üç misli verim alırsınız. Size açık söyleyeyim. Hatta GAP Projesi de dahil. Bu hep yanlış biliniyor.
Burada devlet bu yatırımı esas itibariyle oradaki insanların mutluluğu için yapıyor. Yoksa o dağlara ne
elektrik gider, ne telefon gider, ne yol gider, açık söyleyeyim. Çok pahalı yatırımlar olmuştur ve
sonunda da şu olacaktır, onu da biliyoruz. O köylerin hepsi boşalacak. Ne olacak o vakit, yol
yatırımınız, elektrik yatırımınız, telefon yatırımınız, hepsi sıfır. Ama, belli bir süre alacağı için onun
da bu imkandan istifade etmesi lazım diye bu yatırımı oraya da yapıyor. sf152
Üçüncü İktisat Kongresi
Serbest Pazar Ekonomi Sistemine Bağlı Kalmak
Değerli delegeler,
Türkiyemizi birinci sınıf ülkeler arasına sokmanın şartları, ana hedef ve yöntemlerini şöyle ifade
edebilirim:
1. Bu hedefe ulaşmanın temelinde demokrasiyle el ele gelişen serbest pazar ekonomisi yatar. Bu
sisteme önümüzdeki on yıl süresince de mutlaka bağlı kalmalı, devletin ekonomiye müdahalesini
asgariye indirmeliyiz. Dışa açılma politikamızdan asla taviz vermemeliyiz. "Bebek endüstriler",
sanayi, ticaret ve tarımda korumacılık gibi zaman zaman ortaya atılan ve duygusal kabul gören kolaycı
yaklaşımlara itibar etmemeliyiz. Bunun, Türkiye'nin geleceğine ipotek koymak demek olduğunu
unutmamalıyız.
2. İster Sosyal Sigorta Sistemi, ister Kamu İktisadi Teşebbüsleri, ister vergiler yoluyla olsun, devletin
topladığı ve kullandığı kaynaklar milli gelirin yüzde otuzunu geçmemelidir.
3. Devlet sınai ve ticari faaliyetlere asla girmemelidir. Kamu İktisadi Teşebbüsleri derhal tasfviye edilmeli, özelleştirilmeli veya kiralanmalıdır. Yatırımlarını geri ödeyebilen elektrik santralleri, içme suyu, otoyollar, telekomünikasyon gibi altyapı hizmetlerini özelleştirmekten kaçınmamalıyız. Aynı çerçevede Sosyal Güvenlik sisteminin süratle özelleştirilmesi şarttır. Aksi takdirde ve bugünkü işleyişiyle devam ederse, sosyal güvenlik sisteminin devleti çökerteceğinden korkarım. Doğru olanı:
"Belirli bir geçiş sürecinden sonra fertlerin, standartlarını devletin koyduğu, ancak bizzat kendilerinden seçtiği özel sigorta sistemlerinden yararlanmasıdır."
4. Devleti, güvenliği, adaleti, insanlara eşit muameleyi sağlamak gibi asli görevlerini layıkıyla yerine getirecek yapıya kavuşturmak için yapılan çalışmaları hızlandırmalıyız. Burada en önemli husus, bizim gibi Müslüman toplumların
huzur ve mutluluğu adalette bulmalarıdır. Tarihi mirasımız mülkün temelinin refahtan önce adalet
olduğu şeklinde gelişmiştir. Bu yapıdaki bir toplum için hukuk reformunun özel bir önemi olduğu
aşikârdır. Süratli ve doğru karar alabilen, anormal yükler altına sokulmamış bir adalet mekanizması
toplum huzurunun teminatıdır. Hukuk ilmi ve teknolojisindeki tekamülün hukuk düzenimize
yansımasını sağlamak ve hukuk düzenimizin günün ihtiyaç ve şartlarına daha çabuk intibakını temin
etmek için içtihat hukukunun daha da gelişmesi zaruridir. Yüksek mahkemelerimizin başta olmak
üzere yasalarımızla ilgili tekamüle matuf yorumlar geliştirebilecekleri ortamımutlaka oluşturmalıyız.
Adalet mensuplarımızın en iyi şekilde yetişmelerini temin edecek imkânları sağlamamız lazımdır. sf269
Kısa Zamanda Değişim
İşte, Türkiye'nin değişim ihtiyacının ana gerekçesi buradadır. Yalnız, Batı'nın 150-200 senede yaptığı
değişmeyi, sizin çok daha kısa bir zamana sığdırma mecburiyetiniz var. Bu bakımdan değişim, bir
nev'i 'reform' mahiyetinde, "devrim" mahiyetinde olmak zorundadır. Tabii işin zorluğu şuradadır.
Değişimleri hele süratli yapılan değişimleri, reform mahiyetinde yapılan değişimleri çok kimse istemez. Çok zor. Çünkü hayatın getireceği risklerin içerisinde, hele devrimin getireceği riskleri sayın..
Acaba, bulunduğunuz durumdan daha iyi bir duruma mı geçeceksiniz? Yoksa, daha kötü bir duruma
mı geçeceksiniz? Onun için büyük devrimlerin çoğu ekseriyetle tarihe baktığınız zaman, kanlı olmuştur. Yani, zorla yapılmıştır. Başka devrimler, bu manada
söylemiyorum. Başka türlü, sosyal ve siyasi devrimler bayağı zorla yapılmıştır. Yapılması icap
ediyordu, öyle yapılmıştır. İnsanın tabiatı daha çok statükoya yatkındır... Statükonun muhafazasına
yatkındır. Değişime insan tabiatı biraz karşıdır. Çünkü, risk alabilmek icap eder, riziko alabilmek icap
eder. Riziko alınmadığı takdirde, değişim kolay yapılamaz. Yapılmasıda mümkün değildir. sf278
Sosyal Güvenlik Sistemi:
Şimdi bakın, bir şey daha söyleyeyim: İkinci bir nokta daha var. Sosyal sigorta sistemlerimizin de devletin elinden çıkarılması lazım veya sosyal güvenlik sistemlerimizin çok minimumda kalması lazım. Eğer 21. asır bilgi asrıysa, ki böyle diyoruz, kaliteli insan asrıysa, daha gelişmiş, ileriye gitmiş
insan asrıysa, bırakalım da geleceğine o insan kendisi karar versin. Geleceğinin emniyetini kendisi bulsun. Devletin bürokrasi buna karar vermesin. Ne oluyor karar veriyoruz da? Diyoruz ki, "Tamam kardeşim, sen yüzde 15 ver, işveren de işte şu kadar versin." Bunları bir yerde topluyorum ben. Ondan sonra Meclis'te parmaklar kalkıyor. 20 sene, 25 senede emeklilik çıkıyor. Hani bunun hesabı? Kim verecek bu paraları emekliler için? Nereden çıkacak o paralar? Ben buna itiraz ettiğim zaman, kimse bir şey söyleyemedi. Sessiz bir toplulukla karşı karşıya kaldım. Ben itiraz ettim. Ama şimdi felaket süratle kapımıza gelmeye başladı. Hele 3-4 sene sonra çok büyük felaket var. Bugün şunlar söyleniyor: Sosyal
Sigortalar'ın aylık maaş ödemesi 2.5 trilyon. Alabildiği, toplayabildiği para, 1 trilyon, 1.5 trilyon da devletten geliyor. Devlet bütçesi zaten açıktı. Nereden gelecek bundan sonra. Hele ilerde, 20, 25
senede emekli olanlar artarsa ne yapacağız? Nasıl olur da siz 20 sene aidat alırsınız, sigorta, kesenek
alırsınız, ondan sonra kendisini, ailesini, dul kızını, neredeyse 45-50 sene beslersiniz? sf288
Özel eğitim kurumları:
Bugün, anayasaya yazmışız. "Özel üniversite olmuyor, vakıf olacak ancak." Çok yanlış. Böyle hususlar anayasaya girmez. Niçin özel üniversite olmasın? Batı'nın bugün en güçlü üniversiteleri özel üniversitelerdir. Birinci sınıf üniversiteler özel üniversitelerdir. Sonra paralı eğitim niye olmasın? Kusura bakmayın, kendi çocuğumuzu iyi eğitim alsın diye, lise dahil paralı okullara sokmak için neler yapmıyoruz ki.. Demek ki, parayı verecek insanlar Türkiye'de var. Niçin daha iyi üniversite olmasın? Rekabet meydana gelmesin? Devletin yükü biraz aşağıya inmesin. Yurtdışına çocuklarını gönderen birçok insan var. Yurtdışında en kaliteli üniversitede, Amerika'da yıllık 25 bin dolardan aşağı masrafınız yoktur. Biz okumaya, gücü olmayana kredi de verelim, burs da verelim. Bir sürü imkanları verelim. Devlet bunu verebilir. Zaten üniversiteye verdiği parayı öğrenciye bu şekilde burs olarak verse, onu da bugün götürüp üniversiteye yatır dese, aynı para çıkacak. Bugün bu masrafı yapıyoruz zaten. Ama o vakit dönüp üniversiteye diyeceğiz ki, arkadaş, sen bunu idare edeceksin. Bak bir mütevelli heyeti var, hesabını da vereceksin. Kim seni seçmişse, onlara verceksin. Ondan sonra da, profesörün de, doçentin de, öğretim görevlisinin de hiçbirinin 1-2 seneden fazla garantisi yoktur. Kim iyi çalışıyorsa, kim iyi ders veriyorsa, o kalır. Bu bir rekabet müessesesidir. sf289
Ekonomide popülizm:
Bundan iki sene evvel, Zonguldak'ta bir grev oldu. Herkes hatırlıyor herhalde. O grevin karşısına bir ben çıktım. Grev olsun, ama bu mesele bu şekilde çözülemez, bu kadar yüksek ücret verilemez, diye çıkış yaptım. Bütün siyasi partiler gittiler, dediler ki,
arkanızdayız arkadaş, siz istediğinizi isteyin, biz size verelim. Yeniden tekrar toplu sözleşme pazarlığı
yapılıyor. Bilmiyorum nereye varacak? Ama rakamlar şöyle: Oradaki personel ücretlerinin yekunu,
herşey dahil, personel ücreti sadece, kömürü dünya fiyatından satsanız, (ki dünya fiyatının altında
satmak lazım kalite itibariyla daha aşağıdadır) bütün personele verdiğiniz ücretin üçte birini ancak
alırsınız. Böyle işletme olur mu? Böyle bir işletme desteklenebilir mi? Ondan sonra da tabiatıyla, filanca kuruluş şu kadar para isterse, (sendika) onun karşısında dayanabilir misiniz? Peki, sonunda
Türkiye nereye gider? Yeni iş imkanları açılabilir mi? Bütün bunların hepsini iyi düşünmek lazım.
Gelecek için bizim çocuklarımıza, torunlarımıza, bizden sonraki nesillere daha iyi bir Türkiye
bırakabilir miyiz, şöyle düşünmek lazım. sf296
22 Şubat 2012 Çarşamba
Turgut Ozal’in Anilari–1
Turgut Özal’ın Anıları / Mehmet Barlas / 1994
Döviz Stoku ve Kur Rejimi:
(12 Eylül rejiminde) Yurt dışına çıkışlar üç yılda bir defaydı. Ben "Bunu tamamen serbest bırakalım" dedim. "Yok, dövizimiz biter" dediler. Pazarlık pazarlık, iki senede bire indi... Ama serbest olmadıktan sonra, iki veya üç yılın ne farkı var ki? Ama düşünce tarzları böyle... Nitekim biz 1984'te iktidar olunca, döviz durumuna bakmadan yurt dışına çıkışı serbest bıraktık... Hiçbir şey de olmadı. sf27
Döviz kurlarının ayarlanmasını, biz '24 Ocak'tan sonra her ay yapıyorduk... Tabii her ay bir manşet oluyordu basında... 'Yine devalüasyon' diye manşetler... Askerler bu manşetler karşısında, rahatsız oldu. Halbuki kur ayarlamadan, ihracat falan yapamayız... Hatta Türk lirasını, her zaman 'undervalue' edip, değerinin altında tutmak lazım. Mayıs'ta, düşüne düşüne bir formül çıkarttım. Günlük kur ayarlaması sistemini kurduk... Böylece, kurlar arasındaki ayarlamayı da, günü gününe yapmak imkanı doğdu... Aylık devalüasyonda, kurlar arasi ayarlamayı izleyemediğin için, bir sürü adam havadan para kazanıyor.
BARLAS- Bütün bu gelişmelerde Türk işadamlarının sizin transformasyon hareketinize karşı tutumları ne oldu?
ÖZAL- Benim gördüğüm, o devre, işadamları üst düzeyde, bu yaptıklarımızın doğru olduğuna inanmışlardı Ama genel olarak... Ama mesela şöyle çok serbestliğe inanmayanlar vardır. Yani liberal ithalatın, indirilmiş gümrüklerin karşısında olanlar vardır... Epeyi vardı o zaman da... Mesela Vehbi Bey (Koç) "Yahu bu kadar dövizimiz var mı? Siz bunu açıyorsunuz... Bu dövizimiz biter" lafını, son seneye kadar söylüyordu... Şimdi belki söylemiyor artık... sf28
BARLAS- Sizce, Türkiye enflasyonu birgün indirebilecek mi gerçekten?
ÖZAL- Açık ve seçik söyleyeyim... Enflasyonu indirmek mümkün tabii.. Ama modern ekonomilerde, enflasyonla mücadele sadece hükümetin vazifesi değil. Bütün toplumun topyekun vazifesi. Herkes, 'toplu sözleşmeler şöyle olsun', 'taban fiyatları şöyle olsun' diye bar bar bağıracak... Özel sektör istediği zammı yapacak... Sonra da, "Bu enflasyondan hükümet sorumludur" diyecekler. Yani herkes seyirci olacak ve hep hükümetler suçlanacak... Bu olmaz... sf73
Dış Politika:
Türk dış politikasında, iki çizgi var... Biri Atatürk'ün, biri İsmet Paşa'nın çizgisi... Atatürk, şartlar elverince, Hatay'ı alıyor, Boğazlar rejimini Montrö'de değiştiriyor... İtalya'ya ve Almanya'ya karşı, İngiltere'nin, Fransa'nın yanına geçiyor...
Fakat İnönü'nün çizgisi fevkalade tutucu... Sadece statükoyu devam ettiriyor. Alınabilecek şeyleri de almaya çekiniyor. Şimdi herkes Atatürkçülükten bahseder, Atatürk'ü göklere çıkartır... Ama bürokrasi, bütün çizgisi ile İnönü çizgisindedir... Atatürk çizgisinde asla değildir... İsmet İnönü, bir nevi son Osmanlı Paşası'dır... Atatürk ise, statükoyu değiştirmeye çalışan bir reformcudur hep...
Askeri, sivili, hariciyesi, dahiliyesi ile, Türk bürokrasisi, Atatürk'ün değil, İsmet İnönü'nün çizgisindedir... sf121Ama bu anahtar bölge olmanın verdiği nimetlerin yanında, külfetler de var. Bir de, şu Doğu ile Batı arasında köprü olmak meselesini unutmayalım... Köprü, iki yer arasında bulunur... Demek ki köprü olmak için, iki tarafla da münasebetleriniz iyi olmalı.Yani Türkiye hem Doğu, hem de Batı için vazgeçilmez ülke olmalı. Bu da ancak, hareketli, aktif, dürüst dış politika uygulamakla mümkündür. İstikametini her an değiştirmeyen, hedefleri iyi tespit edilmiş, her an zigzag yapmayan bir politika... Öfkelere, komplekslere, saplantılara dayalı, zigzaglar içindeki bir politika olmamalı bu...
sf129
Parlamenter Demokrasi:
Avrupa'daki çok milliyetli parlamenter demokrasiler hep krallıklar... Orada ülkenin bütünlüğünü kral temsil ediyor... İşte İngiltere böyle, Belçika böyle... Veya, İsviçre'de konfederasyon var... Basklıların da olduğu İspanya'da krallık var... Fransa'daki yarı başkanlığın başkanını, parlamento değil, halk seçiyor... Eğer siz çok renkli bir toplumun siyasi seçimini parlamenter sisteme bağlarsanız, etnik farklılıklar da, din ve mezhep ayrılıkları da, hemşehrilikler ve bölgecilikler de parlamentoya giriyor. Seçimlerin kazanılmasında, hizmet yarışının dışındaki faktörler ağırlık kazanıyor... sf144
22 Ekim 2011 Cumartesi
Uc Cocuk Meselesi
Emre Aköz:
…Şerif Hoca, Başbakan Erdoğan'ın "3 çocuk yapın" çağrısı için "İslami öğeli bir tavsiye" diyor.
Fevkalade yanlış bir analiz! Başbakanınki, İslamcı değil milliyetçi bir çağrı.
Şöyle: Türkiye'nin nüfusu 2050'de 95 ile 100 milyon arasında duracak. Bir süre öyle gittikten sonra azalma olacak. Tabii bu arada bugün genç olan nüfusumuz yaşlanacak.
Başbakan Erdoğan, Avrupa'nın yaşlanan ve gerileyen nüfus yüzünden yaşadığı sorunları görüyor ve gelecekte Türkiye'nin de o duruma düşmesini engellemek istiyor. Bu da ancak ailelerin üç çocuk yapmasıyla mümkün.
Not: Ayrıca işin bir de (dillendirilmeyen) "etnik" boyutu var: Kürtlerin nüfusu Türklerden daha hızlı artıyor. Bu da Türk milliyetçilerini kaygılandırıyor. (21/10/2011)
…Peki buradaki olay sadece nüfus yapısı mı? Gençlik-yaşlılık meselesi mi? Elbette değil. Bugün Almanya, Avrupa Birliği'ni sadece ekonomisiyle değil, nüfusuyla da yönlendiriyor…
Tesadüfe bakın ki tam bu sırada Türkiye İstatistik Kurumu yeni doğum verilerini açıkladı.Nüfus uzmanlarının, 1980'lerde yaptığı tahminler doğru çıkıyor. Nüfus artış hızı düşüyor. (Biz taa o zamanlar okumuştuk bunları.)
2009'da bin kişide 17.4 olan doğumlar, 2010'de 17.0'ye inmiş. (2001'de ise 23.7'ymiş! Ne kadar hızlı düştüğünü görüyor musunuz?)
Türkiye'nin geleceğini düşünenlerin... Yani, "Ben öldükten sonra da toplum varlığını sağlam bir şekilde sürdürsün" diyen herkesin, bu verilerden kaygı duyması gerekiyor.
("Irkçı" diye damgalanmaktan korkuyorlar sanırım. Halbuki nesnel bir gerçek bu.)
TÜİK'in verilerine göre, nüfusu en hızlı artan bölge, binde 27.3 ile Güneydoğu... En yavaş ise binde 11.4 olan Batı Marmara... (22/10/2011)
17 Ekim 2011 Pazartesi
Cesetten Kurtulmak
Bedeni tek parça olarak taşımak her zaman problemdir.
Öyle görünüyor ki, yapılacak en iyi şey cesedi altı parçaya bölmek ve bir araya yığmak.
Altı parçaya ayırdığınızda, ondan kurtulabilirsiniz.
Onu buzdolabında saklamak iyi bir fikir değil. Sonra anneniz fark edebilir, değil mi?
Daha sonra duyduğum en iyi şey, onu domuzlara yem olarak vermek.
Domuzları birkaç gün aç bırakacaksınız...
...Sonra parçalanmış ceset, Hintliye köri gibi görünür.
Kurbanlarınızın saçını tıraş etmek ve dişlerini çekmek gerekir. Domuzların sindirimi için.
Tabii bunu daha sonra da yapabilirsiniz ama domuz boklarını süzmek istemezsiniz, değil mi?
Kemikleri tereyağı gibi yiyeceklerdir.
İşin bir defada bitmesi için en az 16 domuz gereklidir...
...Bu yüzden domuz çiftliği olan bir adamı dikkate almanız lazım.
100 kiloluk bir bedeni yaklaşık 8 dakikada bitirirler.
Yani tek başına bir domuz dakikada 1 kiloluk pişmemiş et yiyebilir.
''Domuz kadar aç'' deyimi buradan gelir.
Snatch (2000)