Turgut Özal’ın Anıları / Mehmet Barlas / 1994
Cesaret ve Çalışmak
Cesaret gösteremezsek, bakın size takrar söyleyeyim; o cesareti gösteremezsek önümüzdeki sene daha büyük sıkıntıya uğrayacağız. Bunu kesin söylerim. Daha sonraki sene daha kötü duruma düşebiliriz. İnsanların çalışması lazım. Bakınız, Almanya 1945'te ikiye bölündü. Ufak bir parça Doğu Almanya olarak kaldı. Bu taraf da Batı Almanya. İkisi de perişan olmuş değil midir? Belki Doğu Almanya daha Prusyalı diyebilirdiniz. Daha sert, daha disiplinli Alman diyebilirdiniz. Nitekim, Doğu Almanya, Komünist dünyasının yıldızıydı. 1989'da birleştikleri zaman, bir görüldü ki, Doğu Almanya ile Batı Almanya'nın arasında uçurum gibi fark var. Ve şu anda Almanya, yani Batı Almanya, Doğu'yu ihya edebilmek için her sene 100 milyar Mark veriyor. Başaracaklar tabii. O kadar gücü var Almanya'nın. Orayı ıslah edecek gücü var. Acaba, bu fark neden oldu? Esas itibariyle, insanları tembelliğe iten bir
sistemin getirilmiş olmasından dolayıdır. Aynı insanlardır bunlar, aynı ırktır. İkisi arasında işte çok tipik bir fark var.
Almanya ve Serbest Pazar Ekonomisi
Peki, Batı Almanya'da ne oldu? Çok enteresandır, Batı Almanya'nın kaderini değiştiren hadise, Amerikalı bir general, bir Alman Profesör Erhard, bu adamlar Batı Almanya'da yaşayanların karakterini değiştirdiler. O sırada sosyal meseleler çok ağırlıktaydı. Sosyalizm ağırlıkta, İngiltere'de
İşçi Partisi iktidara gelmiş, Fransa'da karmakarışık gruplar gelmiş. İngiltere ve İtalya çalkalanıyor. Almanya'da bu adam çıkıyor, sosyal pazar ekonomisi diyor, serbest pazar ekonomisi diyemiyor. Halbuki, manası serbest pazar ekonomisi. Sebebi de gayet basit. Çünkü sosyalistler çok ağırlıkta. Ve o zaman o bölgeye bakan Amerikalı general de bunu tutuyor. Adamı atmaya kalkıyorlar işinden. İşte meşhur Prof. Erhard budur. Ve Almanya bu sistemle alıp götürüyor. Söylediği de gayet basit. Generalin karşısına çıkmış, ben demiş dükkanlarda, işyerlerinde, her türlü malı bulunduracağım ve fiyatlarıda serbest demiş. Herkes alacak. O malı alabilmek için çalışacak, demiş. Çalışmanın da itici
gücü, o malı alır ama, onu almak için daha fazla çalışacak.
Engelleri Aşmak
Ben inanıyorum ki, bizim insanımız fevkalade kabiliyetlidir, zekidir. Yalnız bütün mesele, onu bizim bağlamamız lazım. Önündeki engelleri aşmamız lazım. Geçtiğimiz devrede en önemli yaptığımız işlerden biri buydu. İşte ithalatı serbest bırakırken, kambiyo rejimini gevşetirken, bir takım formaliteleri kaldırırken, en önemli yaptığımız iş budur. Ve onun neticesinde, o iplerden kurtulunca, o insanların hepsi birer harikalar yaratıyor. Türkiye'nin gelişmesinin temelinde de bu yatıyor. Ama şimdi tekrar iplerle bağlamaya çalışırsanız, çok kolay, bürokrasi tekrar ağlarını örer. Gel bana, benden müsaade al, der. Halbuki, serbest olması lazım herşeyin. O serbestlikle bir noktaya gidebilirsiniz. Bugün döviz durumu, bir senedir hiç değişmiyorsa, daha iyi hale geliyorsa, sistemde bir değişiklik yapılmadığı içindir. Ama bir sistemi bozun, bir yere müdahele edin, biz bundan sonra kur'u tespit edeceğiz, deyin, veyahut da faizi biz tespit edeceğiz deyin, sistemi olduğu gibi çökertirsiniz. Zannediyorum bu noktalar fevkalade önemlidir. sf298
Toplumdaki Büyük Değişiklik
Türk toplumunda tek parti devrinde cemiyetin en elit tabakası, en yüksek tabakası, tabii sakreler de dahil, devlet memurları, devlet idarecileri ve bir de 'eşraftan dediğimiz
insanlardı. Bir burjuva toplumunun insanları değildi onlar. Toprağa daha çok bağlı, (yüzde 80'i toprağa bağlı) bir toplumduk. Hatta öyle alıştırılmıştı ki; çocukluğumdan, biraz gençliğimden, benim hatırladığım tüccar olmak, esnaf olmak biraz ayıp sayılırdı. Bu işleri başkaları yapar, gibi havalar
vardı. Yanlış olarak kafalarımıza sokulan fikirlerden bir tanesi de budur. Hatta, ne bileyim, şöyle söyleyebilirim, eğer bir genç bir yerde talebe iken garsonluk yapmaya kalksa, bizim devrimizde ayıplanırdı...
1950'li yıllarda, Adana'da yüksek para getiren iş, çiftçilikti. Çukurova'da sulama doğru dürüst yoktu. Buna rağmen kuru ziraat ve yağmura bağlı ziraat iyi kazanç getirirdi. O dönemde Adana'dan gelip, İstanbul'da para yiyen hacıağaların hikayesi bizim gazetelerimiz sütunlarında yer alırdı. Şimdi düşünün, yani hacıağa gelmiş, İstanbul'da para yemiş, aslında bunun arkasında bir parça kıskançlık var. Eskiden bu adamlar gelemiyordu. Şimdi bu adamlar gelmeye başladı, bizim itibarımız sarsıldı. Biz buralara gidiyorduk, veya bu cemiyetin üst tabakası bizdik. Çekemezlik başdı. Yazılarda bunu
görürsünüz. 1950-55 arasında gazetelerde bu hikayeler çok anlatılmıştır. Bu hikayeler, bir nev'i de alay etme şeklindedir. Yani kızgınlıklarından biraz da alay etmedir. sf308
Yabancı Sermaye
biz yabancı sermayeden çok korkan bir toplumduk. Böyle alıştırılmıştık. Yabancı pek hoşa giden bir kelime değil. Yabancı sermaye de, 1960'lı, 1970'li yılları biliyorum, hatta 1980'in başını biliyorum. "Aman gelmesin, gelip bizi bir nev'i
sömürecek, bizi bitirecek" diyenler, gazetelerimizde hala o yazıları, o türküleri söyleyenler köşelerde duruyor, onu biliyorum. Bugün dikkat ediniz, yabancı sermayeden kimse korkmuyor. Var mı korkan? Yabancı sermayenin önemli bir kalkınma aracı olduğu hususunda geniş bir konsensüs vardı. Bu da, geçtiğimiz 7-8 senede meydana gelmiş bir husustur. Bunu da iddia ederim. Ben 1970'li yıllarda devlette çalışmıyordum, özel teşebbüsteydim. Yabancısermaye düşmanlığının ne mertebeye erdiğini daha iyi biliyorum. Planlama'nın o bölümünde çalışan hanımlarımıza veyahut da
çalışanlarımıza isimler takmışlardı. Mesela birine 'korkunç yenge' derlerdi, yabancı sermayeciler. Çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir işi geçirmek mümkün değildi. Yani 8 ayda bir iş nihayete erdirilemezdi. Bu devrelerden geçtik. İlk başladığımız zaman, 1980'de, meseleyi basitleştirmek için bir kararname çıkardık. "50 milyon dolara kadar olan yatırımlara planlama karar versin, bunun üstündekiler için ayrı kararname yapılsın, hatta orada da mümkün olduğu kadar Türk sermayesine imkan tanınsın" dedik. Çünkü eski tesirlerden geliyor, hep böyle düşünülüyor. Bugün, bunlar da değişti. Sizin pek beğendiğiniz Metro'nun sermayesi zannediyorum
yüzde 100 yabancıdır. Birçok insan alışveriş ediyor. Sermaye yüzde 100 yabancı, ama içine bakın. Çalışanların hepsi Türk Menagerler de Türk. Alman sermayedar gelmiş, sistemini koymuş, kendisi de çekmiş gitmiş. Ve içeride satılan malların da yüzde 90'ı Türkiye'nin malları. Tabii bundan dolayı belki
bir kısım malları ihraç etme şansına da sahip oluyoruz. sf314
Yerli Malı Haftası yapardık. Ben hatırlıyorum, yanında Osman
Özbet var. Bir tesadüf 1984 senesi, daha hükümeti yeni kurmuşuz, yeni işe başlamışız, üzerinden ya 1 ay geçmiş, ya da 1.5 ay geçmiş. Mahalli seçimlere gitmek üzereyiz. Bir kıyamet grupta. "Efendim nasıl olur da muz ithal edilirmiş." Birisi muz ithal etmiş, ondan sonra kıyamet kopuyor bizim grupta. Antalya mensupları ayağa kalkmış, "Antalya'nın, Anamur'un muzu varken, nasıl olur da biz bu muzu ithal ederiz" diyorlar. Yatıştırdık tabii, "Bakacağız, edeceğiz, merak etmeyin, bir yanlışlık olmuştur" dedik. Ama doğrusunu söylemek mümkün değil. Herkes kıyameti koparıyor. Hakikaten ondan sonra da ben Alanya'ya gittim. Alanya'da meydanın ortasında kocaman bir muz hevengi asmışlar, bizi böyle karşıladı muhalefet. "Siz burayı yıkacaksınız" deniliyor. Tabii yıkma olmadı, hatta biz seçimi aldık orada. Seçimin bu gibi işlerle alakası yok. Başka şeyler tesir ediyor seçimlere. Türkiye'de hakikaten bu uzun müddet münakaşa edildi.Şu mal ithal edilsin mi, çiçek ithal edilsin mi, yok bilmem tohum ithal
edilsin mi? Şimdi zannediyorum herkes bir noktaya geldi. Bugün muzun ithaline kimse karşı değil. Kaldırsak muz ithalini, yasaklasak kıyamet kopar. Ama birşey daha oldu. Anamur'un muzu da, ondan sonra Alanya'nın muzu da ıslah oldu. Eski muz değil, orada da daha iyi muz yeştiriliyor. Yalnız şunu da söyleyeyim, yüzde 200 de gümrük resmi va'r. Aslında, muz dünyanın en ucuz meyvesi. Bizde muz
yetiştirme, bir mikro iklimde oluyor, yoksa tabii olarak muz yetiştirmemiz mümkün değil. Orada bir mikro iklim var, bu mikro iklimde nasıl yetiştiriyorsunuz? İşte kışın muz üretiyorsunuz, halbuki muz üreten tropik veya yarıtropik bölgelerde devamlı üretim var. Keserseniz, muz ağacı tekrar meyve verir. Bununla rekabet etmeniz mümkün mü? Tabii ki oranın muzu çok daha ucuz gelecektir. Tabii çocuklarınızı düşünürseniz, bu meyvenin de Türkiye'ye ithaline hiç kimsenin birşey dememesi lazım. sf 316
Fikre Saygı ve Münakaşa
Yapılacak şeyler nelerdir? Böyle bir konuma gelip 15 gibi bir sayıda ülkenin arasına girebilmek için ne yapmamız lazım? Bir kere bazı prensipler var, bu prensiplerin dışına çıkmamamız lazım. Ben bu prensipleri toparladım, muhtelif yerlerde de söylüyorum. Bir tanesi, 'Fikir, düşünce ve düşünceyi ifade
hürriyeti'. Bundan Türk toplumu vazgeçemez. Hatta burada şunu söyleyeceğim, birtakım eski alışkanlıkları baskılarla yok bilmem şu düşünceyle, bu düşünceyle 'Siz bunu konuşamazsınız," gibi lafların, tamamiyle ortadan kalkması lazım. Bu toplum kavga etmeden, münakaşa etmesini, netice
almasını, uzlaşmaya varmasını muhakkak bilmelidir. Ama, uzlaşmaya varabilmenin yolu münakaşa edebilmekten geçiyor, fikrini söyleyebilmekten geçiyor, fikre saygı duymaktan geçiyor. Bunlar olmadıktan sonra hakikaten bir uzlaşmaya varmak mümkün değil. Niçin bunu söylüyorum, onu da ifade edeceğim: Ben birçok ülkeyi gördüm. Bir şeyler bulabilen, birşeyler keşfedebilen, birşeyler icat edebilen ve birtakım yenilikler getiren ülkelerin hepsinde, belki bir iki tane, belki iki üç tane bu ülke en önemli hususiyet serbest bir düşünce ve düşünceyi ifade hüriyetinin olduğunu gördüm. Herşey münakaşa ediliyor. Sizin bugün bu da münakaşa mı edilir dediğiniz konular dahi münakaşa edilebiliyor.
Zannediyorum burada önemli bir nokta var. Toplumun bunu artık çok, hele sizin seviyenizdeki insanların, artık bu konuyu hiç münakaşa etmeden kabul etmesi lazım. Ama maalesef ben şahsen bu konuda epey baskı altındayım. 'Şu konuyu düşünemezsin!" dahi diyebilen insanları görüyorum.
Köşelerde yazı yazanları görüyorum. Bundan korkmuyorum. Böyle birşey hatırıma bile gelmez, ama sessiz de durmayalım, biz de fikirlerimizi söyleyelim. Çünkü fikirler söylene söylene muhakkak daha iyi olur ve bunun başka da yolu yoktur. Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o
fikir pazarında biz en iyisini bulacağız. sf321
Soru: Muhterem Cumhurbaşkanım, bugün Türkiye'de Türk ve Osmanlı kültürü, yani öz kültürümüz katledilmektedir. Ahlak ise, giderek yozlaşmaktadır. Özellikle, bir kısım basın ve televizyonlarla bu hızlı bir sürece girmektedir. Acaba, bu transformasyon olayında kültür ve eğitimin yozlaşması
konusunda düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Ben esas itibariyle, demin de ifade etmeye çalıştım, 21. asra girerken insanoğlunun kendi meselesinde, bizzat kendisinin karar vermesini öngörüyorum. Eğitim ayrı bir konu tabiatıyla, çok iyi bir eğitim vermemiz lazım. Çok iyi bir kültür vermemiz lazım. Bu imkanları ortaya koyalım. Ama tabular ortaya koyarak, yasaklayarak bir noktaya varmanın mümkün olmadığı kanaatindeyim. Çünkü bugün, 'bu iyi bir konu' veya 'şunu yasaklayalım' diyebilirsiniz. Belki de söylediğiniz doğrudur. O günkü şartlar içerisinde de doğrudur. Ama hiç düşündünüz mü? Bir kere yasaklamaya başladığınız zaman veya yasaklama gücünü birinin eline verdiğiniz zaman, acaba
nerelere kadar yasaklama gidecektir. Bazen yanlış fikirlerin bile ortaya konulması, fikirleri yasaklamaktan çok daha iyidir. Yanlış fikirler ortaya atılabilir. Son okuduğum bir kitapta da vardır. Aynen serbest pazar gibi, fikirler, pazarında değer kazanır. Bu değerler içerisinde o fikirden daha iyi fikirler varsa, bunlar öne çıkar. Tabi şu yanlışlıklar da yapılabilir. İyi bir medyanın propaganda tekniklerinden dolayı bazı yanlış fikirler de doğruymuş gibi bir süre kabul edilebilir. İşte komünizmin kabul edilebilmesi gibi. Başka sebepler de var. Ama eninde sonunda bunlar yıkılmaya mahkumdur. Serbest fikir ortamı yoksa, o kötü fikirlerin yıkılması, bence imkan dahilinde değildir. sf328
Başkanlık Sistemi:
Ve benim gördüğüm Başkanlık sistemi mesela Amerika'daki. Bunu iyi inceledim. Hakiki manada kuvvetler ayrılığı. İcra ayrı, yasama ayrı ve yargı. Birincide Başkanlık sistemi yok, parlamenter sistem varken, eğer tek parti hakim olursa, parlamentoya, o vakti icra hem yasamaya hakim oluyor, hem deicraya. Ama eğer koalisyon varsa, bu sefer parlamento hem icrayı kontrol ediyor, hem de yasamayı kontrol ediyor. Bu sefer de o ona üstün geliyor. Birşey daha nazarı dikkatimi celbetti. Parlamenter sistemler umumiyetle, ya monarşi olan yerlerde kurulmuş, daha evvel monarşi varmış, monarşiye karşı parlamento gelmiş. Veyahut da bir başka özellikleri daha var, çok genç, kültürlü, yani homojen toplumlarda oluyor. Bir Alman toplumu da böyle. Bir Fransız toplumu da böyle. İngiliz de öyle. İskoç diyoruz ama, bunlar kültür bakımından birbirine fevkalade yakın gruplardır. Buna mukabil Başkanlık Sistemi'ne bakarsanız Amerika'da çok çeşitli insanların geldiği yer. Güney Amerika'da. Şimdi Uzakdoğu'da bir kısım yerlerde ve Sovyetler Birliği'nden ayrılan ülkelerde var. Büyük ekseriyetle bunlar meydana getiriyor. Bu toplumlar daha karışık toplumlardır. Tek bir homojen değilse, parlamento çok çeşitli imkanlardan meydana geliyor. O
arada mezhep farklılıkları, etnik farklılıklar, bölge farklılıkları aksediyor, herşey aksediyor. Ama, birleştirici unsurlar azalmaya başlıyor. Buna mukabil, Başkanlık sistemi'nde siz bir adam seçiyorsunuz. O vakit mecbursunuz en iyisini seçmeye. Öbür türlü "Bu benim adamım olsun da, işte
fazladan olsun, fark etmez. Benim bölgemin insanı olsun veya benim etnik grubumdan olsun da, hiç fark etmez," diyorsunuz. Ama iş bir adamı seçmeye kalktığınız zaman, iki ülke arasında o vakit en iyisini seçmeye çalışıyorsunuz, başka çaresi de yok. Orada artık, etnik fark veya mezhep farkı veya başka farklılıklar ikinci derecede. Zannediyorum esas analizi buralarda yapmak lazım. Türkiye bu bakımdan bir Alman toplumuna benzemiyor. Bir Fransız toplumuna benzemiyor. Biz daha ziyade bir imparatorluk bakiyesiz. Çok çeşitli insanları, çok çeşitli kültürlerin mecz olduğu bir yerdeyiz. Ve maalesef, ayrışmaya da müsait durumlarımız var. Belki bu bakımdan sistemin değişmesinde fayda da olabilir diye düşünüyorum. Ama bu konular bence toplumda münakaşa
edilmelidir. Bizim söylediğimiz esas değildir. Başka birisi de çıkar, başka tezler ileri sürer. Bence bir münakaşa sürecinin başlaması lazım. Bu münakaşa süreci, neticede daha iyi fikirleri ortaya getirir, insanlar birbirleriyle kavga etmeden konuşmak kaydıyla bu fikirler ortaya daha etraflı birşekilde
getirilirse fayda sağlanır. Benim burada söyleyeceğim bundan ibaret. Daha fazlası siyasete getirir. sf346
Sosyal Güvenlik
Benim kanaatime göre; sosyal güvenlik sisteminde, insanları belki minimum bir miktara mecbur edersiniz, şundan aşağı olamaz dersiniz, gerisini de insanların kendisine bırakırsınız. Kendisi bugünkü güvenliğini, emekli olduğu zamanki güvenliğini temin etmek istiyorsa vayahut da erken
emekli olmak istiyorsa, Sosyal Güvenlik sistemi para vermez ama, o birikim yapıyorsa yapsın. Gidip bir yerde hisse senetleri almış, biraz para kazanmış, ondan sonra mal almış, mülk almış, altın almış, o hesabı kendisinin bilmesi lazım. Artık bir bürokratın veya bir devletin oturup da "Sen arkadaş, kendi geleceğini iyi hesap edemiyorsun kendi geleceğine iyi bakamıyorsun, ben seni şunları şunları yapmaya zorluyorum" demekten vazgeçmesi lazım. sf349