22 Ekim 2011 Cumartesi

Uc Cocuk Meselesi

Emre Aköz:

…Şerif Hoca, Başbakan Erdoğan'ın "3 çocuk yapın" çağrısı için "İslami öğeli bir tavsiye" diyor.
Fevkalade yanlış bir analiz! Başbakanınki, İslamcı değil milliyetçi bir çağrı. 
Şöyle: Türkiye'nin nüfusu 2050'de 95 ile 100 milyon arasında duracak. Bir süre öyle gittikten sonra azalma olacak. Tabii bu arada bugün genç olan nüfusumuz yaşlanacak.
Başbakan Erdoğan, Avrupa'nın yaşlanan ve gerileyen nüfus yüzünden yaşadığı sorunları görüyor ve gelecekte Türkiye'nin de o duruma düşmesini engellemek istiyor. Bu da ancak ailelerin üç çocuk yapmasıyla mümkün. 
Not: Ayrıca işin bir de (dillendirilmeyen) "etnik" boyutu var: Kürtlerin nüfusu Türklerden daha hızlı artıyor. Bu da Türk milliyetçilerini kaygılandırıyor.
(21/10/2011)

Peki buradaki olay sadece nüfus yapısı mı? Gençlik-yaşlılık meselesi mi? Elbette değil. Bugün Almanya, Avrupa Birliği'ni sadece ekonomisiyle değil, nüfusuyla da yönlendiriyor…

Tesadüfe bakın ki tam bu sırada Türkiye İstatistik Kurumu yeni doğum verilerini açıkladı.
Nüfus uzmanlarının, 1980'lerde yaptığı tahminler doğru çıkıyor. Nüfus artış hızı düşüyor. (Biz taa o zamanlar okumuştuk bunları.) 
2009'da bin kişide 17.4 olan doğumlar, 2010'de 17.0'ye inmiş. (2001'de ise 23.7'ymiş! Ne kadar hızlı düştüğünü görüyor musunuz?)
Türkiye'nin geleceğini düşünenlerin... Yani, "Ben öldükten sonra da toplum varlığını sağlam bir şekilde sürdürsün" diyen herkesin, bu verilerden kaygı duyması gerekiyor. 
***
Dünkü yazıyı "Olayda bir de dillendirilmeyen etnik boyut var; Kürtlerin nüfusu, Türklerden daha hızlı artıyor, bu da Türk milletçilerini rahatsız ediyor" diye bitirmiştim. 
("Irkçı" diye damgalanmaktan korkuyorlar sanırım. Halbuki nesnel bir gerçek bu.) 
TÜİK'in verilerine göre, nüfusu en hızlı artan bölge, binde 27.3 ile Güneydoğu... En yavaş ise binde 11.4 olan Batı Marmara...
  (22/10/2011)

17 Ekim 2011 Pazartesi

Cesetten Kurtulmak

Pig
Bedeni tek parça olarak taşımak her zaman problemdir.
Öyle görünüyor ki, yapılacak en iyi şey cesedi altı parçaya bölmek ve bir araya yığmak.
Altı parçaya ayırdığınızda, ondan kurtulabilirsiniz.
Onu buzdolabında saklamak iyi bir fikir değil. Sonra anneniz fark edebilir, değil mi?
Daha sonra duyduğum en iyi şey, onu domuzlara yem olarak vermek.
Domuzları birkaç gün aç bırakacaksınız...
...Sonra parçalanmış ceset, Hintliye köri gibi görünür.
Kurbanlarınızın saçını tıraş etmek ve dişlerini çekmek gerekir. Domuzların sindirimi için.
Tabii bunu daha sonra da yapabilirsiniz ama domuz boklarını süzmek istemezsiniz, değil mi?
Kemikleri tereyağı gibi yiyeceklerdir.
İşin bir defada bitmesi için en az 16 domuz gereklidir...
...Bu yüzden domuz çiftliği olan bir adamı dikkate almanız lazım.
100 kiloluk bir bedeni yaklaşık 8 dakikada bitirirler.
Yani tek başına bir domuz dakikada 1 kiloluk pişmemiş et yiyebilir.
''Domuz kadar aç'' deyimi buradan gelir.
Snatch (2000)

13 Ekim 2011 Perşembe

Homeopatik Sihir

Camelskin Perfume Bottles from Kannauj UP India IMGP1352

Parfüm temelde çiçeklerin ya da misk kedisi ve amberçiçeği söz konusuysa, hayvanların cinsel çekiciliğini sağlayan şeydir. Yaratıkların ya da bitkilerin üreme salgılarından çıkarılan parfüm yaratmanın konusudur. Duyularımıza dünyanın yenilenme gücünü getirir. Bir umut ve zevk mesajıdır.
Vücuduna aslan yağı süren Zulu savaşçısıyla, pahalı kokular süren çağdaş kadın arasında pek az fark vardır. Biri, hayvanlar kralının cesaretini kendine mal etmeye çalışırken; diğeri, çiçeklerin o karşı konulmaz cinselliğini kendine mal etmek istemektedir. İkisinin de altında yatan ilke aynıdır.
O halde bizim gerçek konumuzu oluşturan şey; sihir, öyle değil mi? Antropoloji, homeopatik sihri şöyle açıklar: Parfüm, kadının çiçekte bulunan cinsel gücü gasp etme aracıdır. Aslan yağı sürünen savaşçı gibi, bunda da biraz hayal payı vardır. Sihirli aracın kullanımından doğan potansiyel sonuç (ayrıntırılmadan da olsa), kullanıcının bilincine yansıtılmaktadır. sf240
Tom Robbins - Parfümün Dansı

12 Ekim 2011 Çarşamba

Dibe Vurmak

TrueBlood Marryann: Günaydın.
Tara: Günaydın.
Marryann: Aç olabileceğini düşünmüştüm.
Tara: Tamam da, bu bir kahvaltı değil ki, bu bir sanat eseri.
Ve bu yer... Sen gerçekten de bir Sosyal İşler Memuresi değilsin, değil mi?
Marryann: Ben pek çok şeyim. Aynen senin gibi. Kahve?
Tara: Tabii.
Marryann: Sen de sadece alkollü araç kullanan
bir barmen değilsin, değil mi?
Ayrıca zeki ve beceriklisin. Güçlüsün. Mücadelecisin.

Tara: Şu anda o özelliklerin hiçbirini bende varmış gibi hissetmiyorum. Sadece arabamı mahvetmedim.
Tüm hayatımı da mahvettim. Tamamını.
Marryann: Bu da farklı bir bakış açısı olmalı.
Bana göre senin durumun bir fırsat.

Tara: Daha yeni şeytan çıkarma kazığı yedim ve de sarhoş araba kullandım. Büyük ihtimalle işimi ve bütün arkadaşlarımı da kaybederim. Annem de beni reddetti. Kusura bakma ama bu nasıl bir fırsat anlayamadım.
Marryann: Belki hayatın, o yolunda olmayan tüm şeyleri temizlemiş oldu. Yeniden başlaman için bir fırsatın var artık.
Tam olarak nasıl bir hayatın olmasını istediğine karar ver...
...ve bunu gerçekleştir. Ne istiyorsun, Tara?
Kendine nasıl bir hayat istiyorsun?

True Blood S1E12

8 Ekim 2011 Cumartesi

Avrupa’da Temizlik Kulturu

Louis_XIV_of_France
Tom Robbins’in Parfümün Dansı adlı kitabından:
...Alobar'ın çok iyi bildiği gibi, Avrupa'nın iki ayaklı memelilerinin çoğu, suya dokunmayı ateşe dokunmaktan bir gömlek yukarıda sayardı. Yıkanmayı sevmemek hem yaygın, hem de ısrarlı bir tutumdu. (XIV. Louis'inin benzersiz kibarlıktaki Versailles'ında yıkanmak için kullanılacak tek bir küvet veya leğen bile yoktu... Yirminci yüzyılın sonlarında bile hala çok sayıda Avrupalı, vücutlarını yıkamayı reddediyor, kendi gözlerindeki imajları için şart diye düşündükleri birtakım maddesel olan veya olmayan niteliklerin yıkamakla çıkacağından ürküyorlardı). sf 156
...Quelle Blague rahipleri, XIV. Louis sarayına da parfüm satarlardı. Orada pek bol miktarda parfüm kullanılmaktaydı. Versailles'ın en debdebeli zamanlarında, yirmi-otuz tane parfüm çeşmesi, gece gündüz gülsuyu püskürtmekteydi. Erkekler parmaklarına patçuli fışkırtan yüzükler takıyorlardı. Metresleri karşıdan yaklaşırken yüzüğü sıkıp kendilerini ve çevredeki havayı dumana boğuyorlardı. Louis de kokusunu her bin milde bir değiştirmekteydi. Ama bütün bu çabalar, sarayın hep lağım kokmasının ve bir köşesinde bir tek banyo bile olmamasının yarattığı etkiyi gideremiyordu. Saraya konuk olan bir İngiliz yazar, XIV. Louis hakkında şöyle diyordu: " Saraylıların ona bulduğu onca kokulu parfüm yine de burnunu rahatlamıyor, kral hala çevresindeki leş kokuları duyuyordu." sf 190