21 Aralık 2009 Pazartesi

Aydin Doğan ve AKP

Eğer Deniz Feneri haberinin Başbakan'ı bu kadar celallendireceğini bilselerdi yapmazlardı. Zaten daha önce de yapmadılar. Deniz Feneri olayını biz Sabah gazetesinde 2007 yılının Ocak-Şubat'ında yazmaya başlamışız. Haberin açıldığı tarih o. Ve Hürriyet'in Almanya baskısında bu haber gibi pek çok haber çıktı. İstanbul'da bu konuda yazan köşe yazarlarının bazı yazıları Almanya baskısında yer aldı, İstanbul baskısında çıkarıldı, Zahid Akman'la, Deniz Feneri ile ilgili olarak. Hürriyet iktidara karşı yapmadı bunu. Hürriyet'in bu haberi yapmasının sebebi, Zahid Akman'la bir hesap görme isteğiydi. Normalde yapmazlardı. Yani Zahid Akman, TV5'in yayın lisansını Doğan Grubu'nun istediği şekliyle vermiş olsaydı bunlara, bu haber yapılmazdı. Türk halkı da Deniz Feneri ile ilgili bir şey duymuş olmazdı. Biz bir gazete olarak çıkıp da yayın yapmaya başlayıncaya kadar. Doğan Grubu, orada Zahid Akman'ı incitmek istedi. Bunun ucunun Başbakan'a kadar acıtacağını, yani dokunduğu sinirin Başbakan'ın canını da yakacağını bilemedi.
.........................................................................
... Zahid Akman'a çakarak Deniz Feneri üzerinden bir şantaj mekanizması işletmek istediler ama bastıkları sinir Başbakan'ın canını acıtınca Doğan Grubu da şaşırdı. Aydın Bey'de şaşırdı. Allah Allah, niye bu kadar sinirlendi bunlar diye. O andan itibaren zaten bu haberi yaptıklarına pişman oldular ve geri adım atmak istiyorlardı. Geri adım atmaları kaçınılmazdı çünkü Doğan Grubu bugün hiç kimse ile kavga etmez. Neden etmez? Çünkü asıl işlerini medya olarak görmüyorlar. Aydın Bey için medya en son iş. Size bakın bir şey daha söyleyeyim, ilk defa burada söyleyeyim, Aydın Doğan'ın şu an en büyük hedefi ne? Milli Piyango ihalesini almak. Gerçi bir kaç sene önce yazmıştım ama unutulmuştur. Göreceksiniz Milli Piyango'ya sapına kadar asılacaklar. Sonuna kadar dayanacaklar. Neden? Milli Piyango yıllardır süren düşü. Bütün bu medya grubunun da hala zarar edenlerine rağmen bir kısmını elinde tutuyor olmasının sebebi, Milli Piyango'yu promote etmek ve Türk halkına Milli Piyango aracılığıyla çok yönlü kumar oynatabilecek sistemler geliştirmek. Bununla ilgili projeleri bile hazır. Şimdi Aydın Doğan için Hürriyet mürriyet hepsi çöp olsa ne olur? O, Milli Piyango'yu almak istiyor. Ve hükümetle de kavga edemez. Şeyden altı ıslak, POAŞ'tan. Rafineri istiyor bir yandan. Hilton'u istiyor bir yandan. Ama asıl hedef Milli Piyango. Milli Piyango'yu istiyor. Bunu da buradan Türk halkı duysun. Onun için de her şeyi yapar.
Hatırlarsanız biz Sabah gazetesinde Aydın Doğan'ın müthiş bir vergi kaçağını ortaya çıkardık. Başta yaklaşık 3 milyar doları bulan bir vergi kaçağı. Bu Türkiye Cumhuriyeti için büyük para. Herkes için büyük para, işte Amerika'da bir finansal kriz var, koca koca bankalar üç otuz paralar için batıyorlar. 3 milyar dolarlık bir vergi kaçağını ortaya çıkardım. Hükümet ne yaptı? Uzlaştı. 3 milyar dolar vergi kaçağı yani yaklaşık 4.5 milyar YTL yada 4,5 katrilyonluk bir vergi kaçağı kaça indirildi? 270 milyon YTL'ye. Yani devede kulak. Ve bu da zaten petrol ürünlerine yapılan bayi karları oranlarının değişimi ile halledildi gitti. Hakikaten dediği gibi Aydın Doğan ile hesabı olan bir hükümet, Aydın Doğan'a hakikaten karşı olan bir hükümet burada Aydın Doğan'ı yakalamışken bırakmazdı.
.............................................................................
Demek ki; bunların arasında bana sorarsan zimmi bir anlaşma var. Birbirinin ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Tayyip Erdoğan'ın kendi tabanında sıkıştığı zaman küfredeceği, hedef tahtasına koyabileceği ve kendi tabanına hoş görünebileceği yumruk torbasına ihtiyacı var. Bir kum torbasına ihtiyacı var. Onu gerektiği anda kullanıyor Aydın Doğan. Aydın Doğan'ın da bununla ilgili herhangi bir hassasiyeti yok.  Kendisini zaman zaman Başbakan'ın şamar oğlanına çevirmesinden gocunmuyor. Çünkü onunda ihtiyaç duyduğu anda gereken yardım yapılıyor vergi olayında görüldüğü gibi. Buna mukabil Aydın Doğan da ne yapıyor? Kendi okur kitlesine karşı zaman zaman bir muhalif tavrı varmış gibi bir sistem sunuyor bu kavga gibi şeylerle. İki paralık ettiği haysiyetini tekrar düzeltmeye kalkışıyor, düzeltebiliyor belli ölçülerde ama boyası hemen dökülüyor. O da muhalif gazetecilik yapıyormuş intibaı uyandırıyor. İkisi de birbirinden, onlar ikisi bir ekosistem kurmuşlar besliyorlar birbirlerini.
Fatih ALTAYLI
http://www.haberturk.com/yazioku.asp?id=8895

10 Aralık 2009 Perşembe

Çanakkale Zaferi

Bütün Birinci Dünya Savaşı'nı, bir Anafartalar-Sarıkamış ikilemine indirgemek büyük bir marifet ve muzafferiyettir. Bu o zamanlar yoktu; o zamanlar o kadar fukara değildik, demek istiyorum. O zamanlar, Çanakkale ve Kut Zaferlerini biliyorduk ve her ikisinde de Mustafa Kemal'i bulamıyorduk.
...
Arabi karakterlerle Osmanlı belgelerini okuyabilenler, bugün, tarihimizden çok daha uzaktırlar. Kuşkusuz bu bir teoremdir ve bunun dışında kalanlar olduğunu da biliyoruz. Öte yandan, bir Profesör Halil İnalcık'ta hiçbir tarih bilinci olmadığını, netlikle, teşhis edebiliyoruz. sf 78

Kemal Paşa Hazretleri'ni, Gelibolu'da, hain bir şarapnel parçası veya kurşundan, göğsündeki saatin kurtardığını biliyoruz. Fakat bu saati hiç bilmiyoruz; Albay Mustafa Kemal, bu saati, Leman Paşa'ya hediye etmek kadirşinaslığını göstermişti, tarihten öğreniyoruz. İlerde, bizim için çok değerli ve hatta paha biçilmez olabileceğini bilememesini anlayabiliyoruz. Ancak bizim tarihçilerin, bu yaralı saati Leman Paşa'dan ve zamanında rica etmeyerek büyük bir ihmalkarlık yaptıklarını şimdi daha iyi idrak ediyoruz. Çünkü Almanya'da emekli evinde, bir hırsızın, Leman Paşa'dan bu saati çaldığını çok sonradan öğreniyoruz; hoş, bir taraftan ezilmiş saat meraklısı hırsızlara ancak masallarda rastlanmaktadır. sf 80
Yalçın KÜÇÜK / Gizli Tarih

8 Aralık 2009 Salı

Maksimal Komplolar

Ortada 1906-1926 var; bu iç savaşı, minimalistler ile maksimalistler arasında bir savaş olarak da yazabiliriz. Başında değilse de sonunda budur. Bu savaşta maksimalistler hep kırıldılar; kalanlar minimalisttirler. Cumhuriyet, 1926 yılında kuruldu. Minimalistlerin galibiyeti ile yaşıttır. Kuranlar da, ekseriyet, minimalisttirler. İç savaşlar, yeni düzen doğuruyorlar. Doğum sancılıdır, mutlak göbek kesimi gerektiriyor; az veya çok, ama, mutlaka kan var.
Sadece maksimalistler mi; tüm tanıklar, hiçbir tanıklık bırakmadan yok oldular. 1926 yılına geldiğimizde Zübeyde Ana, mümtaz evladı hakkında, bir tek sözcük bile bırakmadan bu dünyadan ayrılmıştı. Üvey Babası Ragıp Efendi'nin akrabası, belki sevgilisi ve belki metresi, Abdürrahim'den Namık Volkan'ın başak ettiği bilgi kırıntılarına göre, bir ara Çankaya Köşkü'nün hanımı Fikriye, bir gün Çankaya yokuşunda ölü bulundu, intihar etmiş olması mümkündür, ama, öldürüldüğüne inananları da biliyoruz.
Demek ki, iç Savaş'lar, bitmemiş yaşamlarla doludur. Biz sadece Çankaya'dan bir Fikriye geçtiğini biliyoruz. Aslında bilmiyoruz, sadece duyuyoruz.
Modern ve pek feminist, Uşakizade Latife, 1926 yılına gelindiğinde, çoktan Mustafa Kemal
tarafından boşanmış ve diri diri mezara konmuştu. Bu İsviçre'de okumuş cesur kadının, dişe dokunur bir tek not bile bırakmaması, ne derin korku içinde yaşadığına ve daha doğrusu yaşatıldığına da işarettir.
Sanki, Çankaya'da yaşamamıştır, yaşamların silindiği bir dünyada idiler.
Yalçın KÜÇÜK / Gizli Tarih sf 68

7 Aralık 2009 Pazartesi

Devleti İsmet Pasa Yönetiyordu

President of Turkey 1938-1950 Ismet Inonu
İrfan & M. Olga, başka yerlerde rastlamadığımız bir tesbit ve teşhis ile karşımıza çıkıyorlar, he had always been a difficult man to approach, now he became more so, yazıyorlar. He grew moodier,more lethargic; bunları da eklemekten geri kalmıyorlar; neden ve nasıl yazıyorlar bilemiyorum. Sık sık karamsarlığa düşen, saatleri birbirine uymayan, yaşam enerjisini sürekli yitiren bir önder teşhisine, hiç kuşkusuz, masallarda yer yoktur. Belki de bu nedenle, artık daha çok manevi evlatlarıyla vakit geçiriyordu, bazen, Çankaya Köşkü'nde, silah arkadaşı yüksek paşalara, soyunmalarını ve güreş tutmalarını buyuruyordu ve güneş dil teorisi ve tarih tezi ile uğraşıyordu.
Diğer işlere ise İsmet Paşa bakıyordu; o zamana ait her türlü işaretten, Büyük Kurtarıcı'nın İsmet Paşa Hazretleri'nden çok çekindiğini çıkarabiliyoruz; bu noktada hiçbir kuşkumuz yoktur. İsmet Bey'i güler yüzlü bulursa rahatlıyor ve asık suratından kaygılanıyordu. Bu bir intiba olup, maatteessüf, İsmet Paşa'nın geriye bıraktıkları arasında bununla tenakuz halinde bir habere rastlamıyoruz.
Yalçın KÜÇÜK / Gizli Tarih sf 61

9 Eylül 2009 Çarşamba

Tampon Ülke

Hünkar İskelesi Antlaşmasından sonra, Avrupa, Osmanlı Türkiye'sine hep bir tampon gözüyle baktı. Doğal ömrünü pek aşmasını buna bağlayabiliyoruz...
...Birinci Dünya Savaşı sona erince, bazı tereddütlerden sonra, bu kez Cumhuriyet Türkiyesi'ne yeniden bir tampon değeri biçiliyordu. Harbord Raporu'nda bu proje gizlidir; ne yazık Sivas Kongresi "mandater" daveti yaptığı için bu önemli belgeyi analiz emekten korkuyoruz...
...Doksan Üç Savaşı'nda Rusya, Akdeniz'e çok yaklaşabildi, aşağıya inişi, Büyük Britanya Başbakanı Disraeli'nin müdahalesi ile Kars'ta durdurulmuştur;....Londra'nın defterlerinde bu noktalar hep kayıtlı idi ve Disraeli, bu durdurma karşılığında, Kıbrıs'ın kontrolünü ele geçirmişti.

Yalçın KÜÇÜK / Gizli Tarih sf42

Harbord Raporu

Siyonizm ve Turanizm İlişkisi

image"Bu uyarılarla, bir birlikte çıkışı tespit edebiliyorum; Siyonizm ile Turanizm çıkışları, nerde ise, aynı on yıldadır. İkisinde de bir "ana" yurt tarifi ve tespiti var; bizde "turanizm" tespiti Ziya Bey'e bağlanıyor ki, en yakın çalışma arkadaşının Moiz Kohen olduğunu biliyoruz. Daha sonraki yıllarda Munis Tekinalp adıyla Kemalizm'i kodifiye eden Kohen'in, Siyonist kongrelere katıldığını ve Osmanlı topraklarını "vaad edilmiş" ülke ilan ettiğini biliyoruz."
Yalçın KÜÇÜK / Gizli Tarih sf14